27 Ekim 2010 Çarşamba
Anlat
Yazar ders vermez. Direkt anlatmaz. Ben hayatın anlatıcısıyım. Ben kimseye ders vermek için gelmedim. Aklımı yitirmemek için yazmaktayım. Hey kardeş, sana diyorum. Gerçek muhabbete içiyorum. Dolusun biliyorum. Anlat haydi, dinlemeyeceğim ama, sen yine de anlat. Anlat ki kendini bulasın. Bul ki, beraber susabilelim ve şarap tadlansın, cigara katlansın.
Tad
Şarabın tadını o zaman aldım
Yalnız kaldığım an, gerçekten.
Siz dünya insanları ne anlarsınız
Güzel bir kadın sesi, iyi caz.
Sevdiklerimle bilrikte, konuşmadan
Onlar kendilerini güvende hissederken
Umursamıyorsan hiçbirini ,yaşanır hayat.
İşte o zaman ki tad, gerçek tad.
Yalnız kaldığım an, gerçekten.
Siz dünya insanları ne anlarsınız
Güzel bir kadın sesi, iyi caz.
Sevdiklerimle bilrikte, konuşmadan
Onlar kendilerini güvende hissederken
Umursamıyorsan hiçbirini ,yaşanır hayat.
İşte o zaman ki tad, gerçek tad.
21 Eylül 2010 Salı
Avcı
Nisan sonlarında ya da sonbahar başıydı. Yaprakların yeni yeni sararıp döküldüğü veya tomurcuklanıp yeşillendiği dönemde, kaslarımda tatlı bir yorgunluk. İşe yaramışlık hissini tüm vücuduma yayan huzur. Sağ bileğimdeki ağrı, işe yaramışlığın ötesinde kahramanlık aşılıyor. Eve gidince bileğini bandajlayacağı için çok mutluydum. Sağ omuzumda hiç geçmeyen bir ağrı daha var. Yan pozisyonda uyumaktan ve otobüslerdeki klima şımarıklığından dolayı kronikleşen bir ağrı. Çok rahatsız olduğumda germe hareketlerinden çıkan çatırtılar tek artısı. Sıcak suyu uzun uzun tuttuğumda, gevşediği hissetsem de çok kısadır kendisi.
Son otobüsten inip te evime doğru giden kaldırıma geçerken hoş bir kadın geçti yanımdan. Baştan aşağı kalite. Hoş kokular salan afrodizyak yabani bitki gibiydi. Dalgalı uzun saçlarının ucundaki sersemletici oklarıyla paralı erkeklerden beslenen yalancı kariyer kadınıydı. Lüks bir restoranda, güzel bir yemek sonrası göz göze bakışların en yakın yatağa çektiği anları akla getirirdi her seferinde.
Eve yaklaştıkça karımın parfümünün bittiği ve çizmelerinin eskidiği aklıma geldi. Ayrıca işe giyecek yeterli kıyafeti yoktu. Yeni bir yemek masası almaları gerekiyordu ve mutfak dolapları asla yetmeyecekti. Aidat gecikmişti yine ve buzdolabı bomboştu. Daha ayın onbeşiydi ve tatile çıkmak icap ediyordu.
Koltuğuma uzanıp, sıcak duş sonrası bandajlı bacağımla baş başa kalmak istiyordum. Ama sorunlardan kaçamazdım. Önce nazikçe, belki biraz sevgi dolu temaslarla dile gelecekti eksikler. Çok ilgili görünecektim başta, ama giderek televizyona kilitlenecektim ve yavaş yavaş sonu gelemeyen tartışmalara dönüşecekti durum.
Duştan sonra slip don ve bacağımda sarılı büyük ve eski bir bandajla aynanın önüne geçtim. Formdaydım. Yaralı bir avcı gibiydim. Ağrıyan yerlerimi bir kez daha beynimden geçirdim. Bereketli bir av dönüşü, yaralarımı saran kadınıma ganimetleri bırakıp kabiledeki diğer erkeklerle kutlamaya katılacaktım. Ağaç kavuklarından gelen tek düze tınılar eşliğinde yatak odasından çıktım. Salona kadar yürüyecektim. İnsanlık adına büyük bir yürüyüş.
Son otobüsten inip te evime doğru giden kaldırıma geçerken hoş bir kadın geçti yanımdan. Baştan aşağı kalite. Hoş kokular salan afrodizyak yabani bitki gibiydi. Dalgalı uzun saçlarının ucundaki sersemletici oklarıyla paralı erkeklerden beslenen yalancı kariyer kadınıydı. Lüks bir restoranda, güzel bir yemek sonrası göz göze bakışların en yakın yatağa çektiği anları akla getirirdi her seferinde.
Eve yaklaştıkça karımın parfümünün bittiği ve çizmelerinin eskidiği aklıma geldi. Ayrıca işe giyecek yeterli kıyafeti yoktu. Yeni bir yemek masası almaları gerekiyordu ve mutfak dolapları asla yetmeyecekti. Aidat gecikmişti yine ve buzdolabı bomboştu. Daha ayın onbeşiydi ve tatile çıkmak icap ediyordu.
Koltuğuma uzanıp, sıcak duş sonrası bandajlı bacağımla baş başa kalmak istiyordum. Ama sorunlardan kaçamazdım. Önce nazikçe, belki biraz sevgi dolu temaslarla dile gelecekti eksikler. Çok ilgili görünecektim başta, ama giderek televizyona kilitlenecektim ve yavaş yavaş sonu gelemeyen tartışmalara dönüşecekti durum.
Duştan sonra slip don ve bacağımda sarılı büyük ve eski bir bandajla aynanın önüne geçtim. Formdaydım. Yaralı bir avcı gibiydim. Ağrıyan yerlerimi bir kez daha beynimden geçirdim. Bereketli bir av dönüşü, yaralarımı saran kadınıma ganimetleri bırakıp kabiledeki diğer erkeklerle kutlamaya katılacaktım. Ağaç kavuklarından gelen tek düze tınılar eşliğinde yatak odasından çıktım. Salona kadar yürüyecektim. İnsanlık adına büyük bir yürüyüş.
25 Ağustos 2010 Çarşamba
Verecekli
Yine en diplerdeyim, eşim bana suçlayıcı gözlerle bakıyor. Alacaklı gelmiş, tüm ikna çabalarım otomatikleşmiş. Alacaklı gururlu, haklı, istekli ve acımasız olmaya çalışan yufka yürekli. Sık sık gözlerini benden çevirip eşime konuşuyor. Sırtımdan vurmaya çalışıyor. Tam bir şerefsizlik. Kendini haklı görüyor.
Alacakları yüzünden uyuyamayanları hiçbir zaman anlayamadım. Benim de alacağım çok oldu uzun zamanlar. Ama hiç böyle hareketler yapmadım. Geceleri uyuyamadığını söylüyor. Eşime kendini acındırmaya çalışıyor. Eşim bana bakıyor, hem de ne bakış. Evin içinde yanında getirdiği adamlar olmasa her şey daha rahattı benim için. Evini savunan bir erkeğe karşı kalabalık gelip bir de eşinden vurmak. Eşimi de al git diyesim geliyor.
Her şeyden soğuyorum. Alacaklıyı atlatsam bile sonrası var. Daha kötü. Tüm gelmişimin ve geçmişimin sorgulanacağı saatler. Hiç seksi değil. Bir kadınla yapılmayacak konuşmalar bunlar. Şerefsiz, sırtımdan vurdu beni.
Kapıyı açıp gitsem diye düşündüm. Cebimde 300 TL vardı. Kartta 1000 TL. Bir hafta idare ederdi. Sonra izimi kaybettirip bir iş bulurum bir lokantada. Bulaşıkçılık bile olur. Orada yatarım. Tatil günleri balık tutarım, maçları seyrederim. Ufak bahisler yaparım. Yazım kuvetlidir belki roman bile yazarım, ne güzel olur. Lokantada çalışanlarla bir takım kurar, diğerleriyle halı saha maçı ayarlarım. Bir daha televizyon seyretmem ve sadece kitap okurum. Durumu düzeltince tek odalı bir ev tutarım. Yemek yapmam, sadece bir yatak ve yerde kitaplar.
Yıllık iznimde hep gitmek istediğim Ayder Yaylasına koşarım. Belki kamp bile kurarım. Tek başıma. Biraz cigaralık. Vadinin dibine doğru haykırırım. Soğuk derelerinden su içerim. Çektiğim fotoğrafları dönüşte bulaşıkhaneye asarım.
Eşimin hıçkırıklarıyla kendime geldim. Alacaklının adamları televizyonu söküyordu. Eşime sarıldım. Buralardan biraz uzaklaşalım dedim. Bana baktı. Yanağımı okşadı. Ayder Yaylası dedim. Tip tip baktı. Olur dedi, farketmez. Alnından öptüm. Cebimi yokladım, para duruyordu. Hazırlan dedim. Gidiyoruz.
Alacakları yüzünden uyuyamayanları hiçbir zaman anlayamadım. Benim de alacağım çok oldu uzun zamanlar. Ama hiç böyle hareketler yapmadım. Geceleri uyuyamadığını söylüyor. Eşime kendini acındırmaya çalışıyor. Eşim bana bakıyor, hem de ne bakış. Evin içinde yanında getirdiği adamlar olmasa her şey daha rahattı benim için. Evini savunan bir erkeğe karşı kalabalık gelip bir de eşinden vurmak. Eşimi de al git diyesim geliyor.
Her şeyden soğuyorum. Alacaklıyı atlatsam bile sonrası var. Daha kötü. Tüm gelmişimin ve geçmişimin sorgulanacağı saatler. Hiç seksi değil. Bir kadınla yapılmayacak konuşmalar bunlar. Şerefsiz, sırtımdan vurdu beni.
Kapıyı açıp gitsem diye düşündüm. Cebimde 300 TL vardı. Kartta 1000 TL. Bir hafta idare ederdi. Sonra izimi kaybettirip bir iş bulurum bir lokantada. Bulaşıkçılık bile olur. Orada yatarım. Tatil günleri balık tutarım, maçları seyrederim. Ufak bahisler yaparım. Yazım kuvetlidir belki roman bile yazarım, ne güzel olur. Lokantada çalışanlarla bir takım kurar, diğerleriyle halı saha maçı ayarlarım. Bir daha televizyon seyretmem ve sadece kitap okurum. Durumu düzeltince tek odalı bir ev tutarım. Yemek yapmam, sadece bir yatak ve yerde kitaplar.
Yıllık iznimde hep gitmek istediğim Ayder Yaylasına koşarım. Belki kamp bile kurarım. Tek başıma. Biraz cigaralık. Vadinin dibine doğru haykırırım. Soğuk derelerinden su içerim. Çektiğim fotoğrafları dönüşte bulaşıkhaneye asarım.
Eşimin hıçkırıklarıyla kendime geldim. Alacaklının adamları televizyonu söküyordu. Eşime sarıldım. Buralardan biraz uzaklaşalım dedim. Bana baktı. Yanağımı okşadı. Ayder Yaylası dedim. Tip tip baktı. Olur dedi, farketmez. Alnından öptüm. Cebimi yokladım, para duruyordu. Hazırlan dedim. Gidiyoruz.
21 Ağustos 2010 Cumartesi
Yalnız ve Erkek
Tünel ana caddenin arkasında, dar sokakta çift taraflı ikişer masalı arada kalmış dar bir yol. O dar yolun en yakın masasında oturdum. Tam iki saat bacağa doydum. Öyle doydum ki, artık çok azını beğenir oldum. Aslında en kötüsüne bile razıydım.
Biraz biçimli olsun yeterdi. Sadece bakmak, kötüdür kızlara. Ezik yapar insanı. Harakete geçmeli yoksa kederlenirsin. Başına gelecekleri bilsen de, erkeksin.
Biraz biçimli olsun yeterdi. Sadece bakmak, kötüdür kızlara. Ezik yapar insanı. Harakete geçmeli yoksa kederlenirsin. Başına gelecekleri bilsen de, erkeksin.
26 Temmuz 2010 Pazartesi
Aylak Adam
İnsanlar ne der
çalışmasam,
sabahları geç kalksam
gezsem, tozsam
hava kararırken içsem
neşelensem sebepsiz
tuttuğum balıklara naz yapsam
una bulasam bu sefer.
Gelen geçen kıza laf atsam
merdiven altında beklesem
izlesem çarşıya inen bacakları
öptüğüm dudaklara naz yapsam
dostlarla içsem bu sefer.
İnsanlar ne der
aman be!
rakı bu sefer.
çalışmasam,
sabahları geç kalksam
gezsem, tozsam
hava kararırken içsem
neşelensem sebepsiz
tuttuğum balıklara naz yapsam
una bulasam bu sefer.
Gelen geçen kıza laf atsam
merdiven altında beklesem
izlesem çarşıya inen bacakları
öptüğüm dudaklara naz yapsam
dostlarla içsem bu sefer.
İnsanlar ne der
aman be!
rakı bu sefer.
Ben ve O
Aşkım omuzuma yatmış
Sol eli vücudumda
Sağ eli kayıplarda.
Rüzgar artacak
Daha da yakınlaşacak
Daha çok şaşıracağım
Cinsiyetin yok olduğu anda
Ben, onu düşüneceğim
O, beni
Ben o,
O ben.
Sol eli vücudumda
Sağ eli kayıplarda.
Rüzgar artacak
Daha da yakınlaşacak
Daha çok şaşıracağım
Cinsiyetin yok olduğu anda
Ben, onu düşüneceğim
O, beni
Ben o,
O ben.
1 Temmuz 2010 Perşembe
Kahraman
Bilgisayar oyunlarındaki sonsuz yaşamı kim dilemez. Yeniden başlayabilmek. Ucuz kahramanlık. Her şeyi filmlerden öğrendik. Kahraman ölmez. Ölürse film biter. Peki ben? Kahraman olmak isteyen ben. Gidersem ne olcak, tebrikleri kabul etmeden bu dünyanın?
Kaş’ta tatildeyim. Hafif bir Cesaria Evora çalıyor. Cabernet Sauvignon ve uçkurlarımda bir kıpırdanma, yavaş yavaş hava kararıyor. Her şeyin daha güzel olduğu filtrelenmiş dünya. Havaya giriyorum. Bir kadeh daha.
Oturduğum terastan merkeze akanları izliyorum. Kadınların hepsini istiyorum. Ben kahramanım. Tüm Kaş bir yerde toplansa, hepsiyle güler dans ederim. Öylesine coşkuluyum. Bu ne enerji.
İki çıtır geçiyor kıkırdıyarak. ‘Hey!’ diyorum, ‘Buraya gelin’ elimde şarap şişesi. Bakıyorlar önce. Kafalarını öne eğerek daha da neşeli hızlanıyorlar. Utanmıyorlar, istiyorlar aslında ama çok zor yeni insanlarla tanışmak. Çünkü gerçek değil hiçbiri. Bilseler bende ne numaralar var. Ama bilemezler, korkarlar, ne yapsınlar. Öyle öğretilmiş. Benim de niyetim pek iyi değil hani.
Müziğin sesini daha da açtım. Baktım dans ediyorum. İyi ki öğrenmişim dans etmeyi. Yalnız dans eden insanları gizlice izleyin. Bambaşka şeyler göreceksiniz. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur onların.
Kaliteli şarap, balık, müzik, insanlar. Turistlerin hepsi kendinden emin. Bir çift alış veriş yapıyor dışarıda onca şarap varken. Dedim ya hepsi kendinden emin ‘De git sarhoş ol’ diye bağırıyorum içimden. Keşke hepsi aynı anda sarhoş olsa, ve dans...
Bir kedi geçti dar sokaktan enine, ünlü Kaş kedileri. Kaptı hemen balığı, ‘Ulen dedim, sen misin bu alemin fırsatçısı?’ Bilgisayar oyunu gibi dokuz canlı. O mu kahraman yoksa ben mi? Kızlardan biri, daracık etekli, aldı kucağına bir güzel sevdi. ‘Hop’ dedim yüksekten ‘Şarap, müzik benden, balık kediden.’ Anlamadı tabi. Bilse ben de ne numaralar var.
Müzik, şarap, dans. İlla kadın mı olması lazım? Aşağıda ne var? Hiç biri. Belki yanından geçerken bir kadın bakar göz ucuyla. Ama kediye baktığı gibi bile değil. Ah insanlar, her gün bir gün. Her gün bir hikaye ve gençlik ne kadar kısa. Ne işe yarar ellisinden sonra. Ah kızlar, gençlik ne kadar uzun sana, hiç bitmeyecek gibi. Ama dersin sonra, o terasta ...
Kaş’ta tatildeyim. Hafif bir Cesaria Evora çalıyor. Cabernet Sauvignon ve uçkurlarımda bir kıpırdanma, yavaş yavaş hava kararıyor. Her şeyin daha güzel olduğu filtrelenmiş dünya. Havaya giriyorum. Bir kadeh daha.
Oturduğum terastan merkeze akanları izliyorum. Kadınların hepsini istiyorum. Ben kahramanım. Tüm Kaş bir yerde toplansa, hepsiyle güler dans ederim. Öylesine coşkuluyum. Bu ne enerji.
İki çıtır geçiyor kıkırdıyarak. ‘Hey!’ diyorum, ‘Buraya gelin’ elimde şarap şişesi. Bakıyorlar önce. Kafalarını öne eğerek daha da neşeli hızlanıyorlar. Utanmıyorlar, istiyorlar aslında ama çok zor yeni insanlarla tanışmak. Çünkü gerçek değil hiçbiri. Bilseler bende ne numaralar var. Ama bilemezler, korkarlar, ne yapsınlar. Öyle öğretilmiş. Benim de niyetim pek iyi değil hani.
Müziğin sesini daha da açtım. Baktım dans ediyorum. İyi ki öğrenmişim dans etmeyi. Yalnız dans eden insanları gizlice izleyin. Bambaşka şeyler göreceksiniz. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur onların.
Kaliteli şarap, balık, müzik, insanlar. Turistlerin hepsi kendinden emin. Bir çift alış veriş yapıyor dışarıda onca şarap varken. Dedim ya hepsi kendinden emin ‘De git sarhoş ol’ diye bağırıyorum içimden. Keşke hepsi aynı anda sarhoş olsa, ve dans...
Bir kedi geçti dar sokaktan enine, ünlü Kaş kedileri. Kaptı hemen balığı, ‘Ulen dedim, sen misin bu alemin fırsatçısı?’ Bilgisayar oyunu gibi dokuz canlı. O mu kahraman yoksa ben mi? Kızlardan biri, daracık etekli, aldı kucağına bir güzel sevdi. ‘Hop’ dedim yüksekten ‘Şarap, müzik benden, balık kediden.’ Anlamadı tabi. Bilse ben de ne numaralar var.
Müzik, şarap, dans. İlla kadın mı olması lazım? Aşağıda ne var? Hiç biri. Belki yanından geçerken bir kadın bakar göz ucuyla. Ama kediye baktığı gibi bile değil. Ah insanlar, her gün bir gün. Her gün bir hikaye ve gençlik ne kadar kısa. Ne işe yarar ellisinden sonra. Ah kızlar, gençlik ne kadar uzun sana, hiç bitmeyecek gibi. Ama dersin sonra, o terasta ...
22 Haziran 2010 Salı
Aldatılan
Öcünü almak isteyen bir genç vardı.
Kareli gömleği içinde beyaz tişört,
Saçlar ensede, sakalı neredeyse bir aylıktı.
Gözleri yaşlı, nereye diye düşünmeden,
Yürüdükçe ve insanları gördükçe
Yapamayacağını anladı.
Kareli gömleği içinde beyaz tişört,
Saçlar ensede, sakalı neredeyse bir aylıktı.
Gözleri yaşlı, nereye diye düşünmeden,
Yürüdükçe ve insanları gördükçe
Yapamayacağını anladı.
9 Haziran 2010 Çarşamba
Sır
Evrenin sırrını bulduğumda 30 yaşındaydım. Ölüler kitabında bahsedilen o tek cümleydi sır. Hani ölümden dönen insanların gökyüzüne yükselirken duydukları ve "hah, tabi ya!" dedikleri cümle. Ancak, ölümden dönünce tabi ki hafızadan silinen o cümle nedense benden silinmedi.
Evet, ben de ölümden döndüm. Ameliyathanede belki de son yılların en büyük geri dönüşünü yaşamışım. Bir anda nabzım düşmüş, olmayacak iş. Milyonda bir miş. Ama ne çaba! Kalp masajları, tam 45 dakika ve dört ayrı doktordan. Geri getirmeye çalışırken ağlayan doktorlar olmuş. Kaburga kemiklerim tuzla buz. Çatır çatır kırmışlar kalp masajı sırasında. Tabi ben o sırada, süzülürken bulutlara, bir fısıltı duydum. İçimi kapladı bir huzur. Her şey berraklaştı. Evet, dedim, ben boşuna bu kadar acı çekmişim. İnanın dostlar, ruh denen şey, o kadar rahat ki...
Ancak, o kadar ışıklı değil ortam. Hatta zifiri karanlık. Biraz süre geçti. Rahattım ama bir devinim vardı vücudumun her yanında. Herhalde ayılıyorum dedim evrenin sırrıyla. Ama öyle bir devinimdi ki, daha da hafifliyorum, her yanım ayrı kıpırtı. Horon teper gibi karanlıkta bir o yana bir bu yana. Sonra sonra farkettim, benden bir şey kalmayınca. Fareler, kurtlar, solucanlar yemiş benden kalan ne varsa mezarda. Devinim ondanmış, fısıltılar da...
Alfa fare kemirirken kulağıma dua eder gibi döküldü sırrını evrenin " Hiçbir şey yok sonunda."
Evet, ben de ölümden döndüm. Ameliyathanede belki de son yılların en büyük geri dönüşünü yaşamışım. Bir anda nabzım düşmüş, olmayacak iş. Milyonda bir miş. Ama ne çaba! Kalp masajları, tam 45 dakika ve dört ayrı doktordan. Geri getirmeye çalışırken ağlayan doktorlar olmuş. Kaburga kemiklerim tuzla buz. Çatır çatır kırmışlar kalp masajı sırasında. Tabi ben o sırada, süzülürken bulutlara, bir fısıltı duydum. İçimi kapladı bir huzur. Her şey berraklaştı. Evet, dedim, ben boşuna bu kadar acı çekmişim. İnanın dostlar, ruh denen şey, o kadar rahat ki...
Ancak, o kadar ışıklı değil ortam. Hatta zifiri karanlık. Biraz süre geçti. Rahattım ama bir devinim vardı vücudumun her yanında. Herhalde ayılıyorum dedim evrenin sırrıyla. Ama öyle bir devinimdi ki, daha da hafifliyorum, her yanım ayrı kıpırtı. Horon teper gibi karanlıkta bir o yana bir bu yana. Sonra sonra farkettim, benden bir şey kalmayınca. Fareler, kurtlar, solucanlar yemiş benden kalan ne varsa mezarda. Devinim ondanmış, fısıltılar da...
Alfa fare kemirirken kulağıma dua eder gibi döküldü sırrını evrenin " Hiçbir şey yok sonunda."
Daha Derin
Tekrar giriyorum karanlığa. Şarabın tadı toprak tadı gibi. Koyu, kapraranlık bir şarap. Beni daha da karanlığa götürmesin. Yükselen bir zenginlik kulaklarımda. Zenginleri sevmem, her ne kadar zengin olmaya çalışsam da. Ama orta halliydim doğduğumda, o yüzden sevmem kibirlerini, anlamasamda.
Nedense bu sefer giremedim, derinlerin biraz üzerinde, yarı aydınlıktayım. Diyaloglar çarpmıyor kulağıma. Dur bakalım! Bazı cıvıltılar geliyor bir yerlere vura vura. Bunlar mutluluk mu acaba? Hiç alışık değilim o duyguya. Çünkü mutluluk geçmiştir bana, en büyük kandırmacadır insanlığa.
Evet, bir mutfaktayım şimdi. Yükselen zenginlikmiş bu cıvıltılar. Mutfak çok büyük, ortasında bir ada. Kahvaltı hazırlıyor gelecekteki kocasına. Peki, gelecekteki koca? Televizyondaki seksi bacaklarda kafa. Pazar gününü geçirmek zorunda bu hatunla. Onca arkadaşı beraber takılırken brunchlarda, tanıştırmaya bile utandığı kadınla...
Nietzsche demiş ki. Hep der zaten. "Erişilen mutluluğun mührü nedir? Kişinin kendisinden utanç duymamasıdır."
Tekrar Karanlık.
Nedense bu sefer giremedim, derinlerin biraz üzerinde, yarı aydınlıktayım. Diyaloglar çarpmıyor kulağıma. Dur bakalım! Bazı cıvıltılar geliyor bir yerlere vura vura. Bunlar mutluluk mu acaba? Hiç alışık değilim o duyguya. Çünkü mutluluk geçmiştir bana, en büyük kandırmacadır insanlığa.
Evet, bir mutfaktayım şimdi. Yükselen zenginlikmiş bu cıvıltılar. Mutfak çok büyük, ortasında bir ada. Kahvaltı hazırlıyor gelecekteki kocasına. Peki, gelecekteki koca? Televizyondaki seksi bacaklarda kafa. Pazar gününü geçirmek zorunda bu hatunla. Onca arkadaşı beraber takılırken brunchlarda, tanıştırmaya bile utandığı kadınla...
Nietzsche demiş ki. Hep der zaten. "Erişilen mutluluğun mührü nedir? Kişinin kendisinden utanç duymamasıdır."
Tekrar Karanlık.
Karanlıklara Girdim.
Soluğumu tuttum. Artık yazmanın ortasındayım. Her yanım karanlık. Düşünceler dolnıyor, asılı. Kapıyorum giriyorum içine, ilişkiler çemberine.
Etraf deniz, sıcak, berrak, insanlar güzel, ilişkiler bozuk, alkol kaliteli.
İçtikçe bir şey farketmiyor. Sanki daha samimi ama değil. Farklı biri. Belki daha emin yalnızlığından ve o yüzden daha cesur. Kaybedecek daha az.
Şimdi başkasındayım karanlığın. Yalan evlilikler, lüks yatak odaları hepsi cahillikleri gizlemek için özenle seçilmiş. Kapakları yok ki içesin, ancak ahşap çoğu, bağırışları hisseder. Biraz şarap dökün ki canlansın, şişsin ve yenileri alınsın, bağırışlar da gitsin.
Tekrar karanlıktayın. Yüreğim burkuldu. İçimdeki bağımlı, sigara istedi yine. Dikkati başka yöne çekesin diye. İstemiyorum girmeyi başka yere.
Etraf deniz, sıcak, berrak, insanlar güzel, ilişkiler bozuk, alkol kaliteli.
İçtikçe bir şey farketmiyor. Sanki daha samimi ama değil. Farklı biri. Belki daha emin yalnızlığından ve o yüzden daha cesur. Kaybedecek daha az.
Şimdi başkasındayım karanlığın. Yalan evlilikler, lüks yatak odaları hepsi cahillikleri gizlemek için özenle seçilmiş. Kapakları yok ki içesin, ancak ahşap çoğu, bağırışları hisseder. Biraz şarap dökün ki canlansın, şişsin ve yenileri alınsın, bağırışlar da gitsin.
Tekrar karanlıktayın. Yüreğim burkuldu. İçimdeki bağımlı, sigara istedi yine. Dikkati başka yöne çekesin diye. İstemiyorum girmeyi başka yere.
8 Haziran 2010 Salı
Menajer
- Hey dedim. Neden bu kadar endişeleniyorsun?
- Yorgunum. Sanırım bundan sonra başaramayacağım yaşamayı.
- Kim başarıyor ki?
- Bilmiyorum Can, etrafta başarılarını anlatan bir sürü insan var.
- Başarı ha? Ulan gerçek başarı seninkisi. Bir tek sen farkındasın başaramadığının.
- Bu laflar boş, ne işime yarayacak bunlar?
- 40 yaşına dayandın. Ağzına kadar borcun var. Çocuk var, nafakası var. Tipsizsin. Harbiden o kadar güzel kadını nasıl kaptın zamanında.
- Of Can, boş boş konuşuyorsun. Ne salak adamsın.
- Evet, tipsizsin, saçların dökülüyor, göbeğin çıktı. Yani başardın. Artık romanını yazabilirsin. Ortamı hazırladın. Farkında olmadan, nakış nakış. Gel bana taşın. Benim bilgisayarım yazıcımı kullan. Kapının önüne şarap ve yiyecek atarım. Menajerin olayım. Arada kadın da bırakırım kapının önüne. Ha, ne dersin?
- Haftaya 1.000 TL bir borcum var. Onu halledebilir misin?
- Kadını unut o zaman.
- Yorgunum. Sanırım bundan sonra başaramayacağım yaşamayı.
- Kim başarıyor ki?
- Bilmiyorum Can, etrafta başarılarını anlatan bir sürü insan var.
- Başarı ha? Ulan gerçek başarı seninkisi. Bir tek sen farkındasın başaramadığının.
- Bu laflar boş, ne işime yarayacak bunlar?
- 40 yaşına dayandın. Ağzına kadar borcun var. Çocuk var, nafakası var. Tipsizsin. Harbiden o kadar güzel kadını nasıl kaptın zamanında.
- Of Can, boş boş konuşuyorsun. Ne salak adamsın.
- Evet, tipsizsin, saçların dökülüyor, göbeğin çıktı. Yani başardın. Artık romanını yazabilirsin. Ortamı hazırladın. Farkında olmadan, nakış nakış. Gel bana taşın. Benim bilgisayarım yazıcımı kullan. Kapının önüne şarap ve yiyecek atarım. Menajerin olayım. Arada kadın da bırakırım kapının önüne. Ha, ne dersin?
- Haftaya 1.000 TL bir borcum var. Onu halledebilir misin?
- Kadını unut o zaman.
2 Haziran 2010 Çarşamba
Yaşamak
Günlük meşgaleler üzerine düşünürken, hayattan uzaklaştığımızı farketmeyiz. Halbuki her anı değerli olması gerekmiyor muydu hayatın? Mümkün mü her anını dolu dolu yaşamak. Yaptığın işten, yürüdün yoldan, seviştiğin kadından, izlediğin filmden, yazdığın yazıdan neler bekliyorsun.
Perşembe akşamı maçım var, cumartesi akşam parti, pazar akşam düğün ... Peki, aralarda neler var? Biraz İsrail, biraz yemek ve uyku, arada evcilik oyunu ...
Nedir hayatı dolu dolu yaşamak : Kendine yaşamak, yaşayanın sen olduğunu hissetmek, akmak, coşmak, sevmek.
Böyle böyle düşündükçe, şiirin değerini daha iyi anlıyorum. Şairleri daha iyi anlıyorum. Neden sadece şiir yazmak istediklerini, bohemliği, arzuları, değişkenliği, bağlanmamayı, sorumsuzluğu...
Çünkü onlar hayatı gerçekten yaşamaya çalışan nadir insanlar.
Perşembe akşamı maçım var, cumartesi akşam parti, pazar akşam düğün ... Peki, aralarda neler var? Biraz İsrail, biraz yemek ve uyku, arada evcilik oyunu ...
Nedir hayatı dolu dolu yaşamak : Kendine yaşamak, yaşayanın sen olduğunu hissetmek, akmak, coşmak, sevmek.
Böyle böyle düşündükçe, şiirin değerini daha iyi anlıyorum. Şairleri daha iyi anlıyorum. Neden sadece şiir yazmak istediklerini, bohemliği, arzuları, değişkenliği, bağlanmamayı, sorumsuzluğu...
Çünkü onlar hayatı gerçekten yaşamaya çalışan nadir insanlar.
25 Mayıs 2010 Salı
Kazanmak
İlk vazife bir şey kazanmak, ikincisi bir şey kazandıktan sonra onu unutmaktır, aksi halde bir yük haline gelir.
Schopenhauer, Hayatın Anlamı
Schopenhauer, Hayatın Anlamı
20 Mayıs 2010 Perşembe
Maddecik
Nelere bulaştığımı anlamam sanırım zaman aldı. Bulaştığım bu pisliklerin yarattığı baş ağrılarından kurtulmak ta ayrı bir vakit kaybı olacak benim için. Ne hissettiğimi soran yok. Ne istediğimi soran yok. Bu hayat, yalnız bireyler olma hayatı. Bizler kendimizi oluşturan ve sürekli çoğalan ve ölen hücrelerimizle uyumlu olmak zorundayız.
Bütün evren ve bu evrenin içinde bulunduğu evrenler topluluğu ve hepsi birden neyin içindeyse artık, birbirini takip eden ve etkileyen ve boyutları gittikçe küçülen maddeler topluluğu. Yıldızlar etrafında dönen gezegenlerden, protonlar etrafında dönene elektronlara ve hatta çok daha ufaklarına.
Buralardan hayatın anlamını çıkartmak yersiz. Zaten hayatın anlamını çıkartmak yersiz. En iyisi gerektiğinde yalnız kalabilmek. Daha derin düşünebilmek. Daha derin düşündükçe yaşadığımız bu hayatı anlamaya kalkmadan hayret verici güzelliklerini farkedebiliriz.
Farkedince ne olacak derseniz. Aslında demenize gerek olmamasını dilerdim. Hayatı coşkunlukla mı yoksa dinginlikle mi yaşamak istersiniz? İnançlı mı yoksa inançsız mısınız? Ne farkeder. Hepimiz birer kopyayız aslında. Genetik kodlardan ve yaşadıklarımızdan ibaretiz. O genetik kodlarda alt tarafı protein zerrecikleri. Onlarda hep aynı proton ve nötronlar ve elektronlardan oluşuyorlar. Hayatın anlamak isterseniz eğer, en ufaklara bakın. Hepsi aynı, bizi yapan temel maddecikler ve belki onların da daha küçükleri. Arada belli bir fark var. Farklı dizilmeleri. Hayat dediğimiz şey budur. Maddenin değişik bir araya gelişlerine verilen isim. Maddenin değişik bir araya gelişlerindeki süreçleri de, zamanı oluşturmakta.
Sihir, ilahi güç, şans, ilüzyon ... ne derseniz deyin. Sadece düşünün. Bir araya gelmiş maddeler bütünü olarak neler yapabildiğinize şaşırın.
Bütün evren ve bu evrenin içinde bulunduğu evrenler topluluğu ve hepsi birden neyin içindeyse artık, birbirini takip eden ve etkileyen ve boyutları gittikçe küçülen maddeler topluluğu. Yıldızlar etrafında dönen gezegenlerden, protonlar etrafında dönene elektronlara ve hatta çok daha ufaklarına.
Buralardan hayatın anlamını çıkartmak yersiz. Zaten hayatın anlamını çıkartmak yersiz. En iyisi gerektiğinde yalnız kalabilmek. Daha derin düşünebilmek. Daha derin düşündükçe yaşadığımız bu hayatı anlamaya kalkmadan hayret verici güzelliklerini farkedebiliriz.
Farkedince ne olacak derseniz. Aslında demenize gerek olmamasını dilerdim. Hayatı coşkunlukla mı yoksa dinginlikle mi yaşamak istersiniz? İnançlı mı yoksa inançsız mısınız? Ne farkeder. Hepimiz birer kopyayız aslında. Genetik kodlardan ve yaşadıklarımızdan ibaretiz. O genetik kodlarda alt tarafı protein zerrecikleri. Onlarda hep aynı proton ve nötronlar ve elektronlardan oluşuyorlar. Hayatın anlamak isterseniz eğer, en ufaklara bakın. Hepsi aynı, bizi yapan temel maddecikler ve belki onların da daha küçükleri. Arada belli bir fark var. Farklı dizilmeleri. Hayat dediğimiz şey budur. Maddenin değişik bir araya gelişlerine verilen isim. Maddenin değişik bir araya gelişlerindeki süreçleri de, zamanı oluşturmakta.
Sihir, ilahi güç, şans, ilüzyon ... ne derseniz deyin. Sadece düşünün. Bir araya gelmiş maddeler bütünü olarak neler yapabildiğinize şaşırın.
31 Mart 2010 Çarşamba
İncedir Gitarımın Telleri
Para ilişkisinin hassaslığı çok acaip. İnsanlar arasında gerili duran teller gibi. Güzel güzel tıngırdarsa, gittikçe güçlenen gülümselerle dolu, en güzel şarkı sözü gibi gelen cıvıldaşmaları taşıyan ses dalgaları bedenler arasında dolaşır durur.
Ancak, tellere sert vurdunuz mu, o zamana kadar bestelenmiş tüm şarkılar yerini acemi kemancının çıkarttığı gıyaklamara dönüşür, tellerin ucundaki diğer kişiler için yepyeni bir acemiye dönüşürsünüz. Frekanslar değişir, hatta sizden kaçmak isteyenler, kopartırlar zamanında senfoniler yazan o telleri.
O yüzden dikkatli çalmalı o telleri, yeteneğinizi biraz da kendinize saklamalı.
29 Mart 2010 Pazartesi
Şakacı Beyin
Beynim dün gece bana ne oyunlar oynadı. Gerçekler hakikaten yer değişti. Yan odada babam ve annemin yattığını hissettim. Sabah kalktığımda anneme güzel şeyler söylemek için kendime telkinde bulundum. Gereksiz bir eşyanın taksidine girdiğim için kendime kızdım. Halbuki öncelik fotoğraf makinesiydi. Bunun gibi birçok şey. Üstelik birinin olmadığını anlayıp, tekrar dalıp daha imkansız oyunların beynimi kaplamasına izin veriyordum.
Evet beyin oyuncu, ve gözünüzü kapattığınızda gerçekleri tepetaklak edebilir. Ya da şöyle söyliyelim, gerçek dediğimiz şey beynimizin bize fısıldadıkları.
Dikkatli olmak lazım, çünkü bu yazıyı okuyacak kadar bilinçli bir düzeydeyken bile beyniniz size oyunlar oynuyor olabilir. Bazen birisini anarsınız ve iki dakika sonra o kişi karşınıza çıkar. Ya da sakındığınız şey, çok düşük ihtimal de olsa başınıza gelir hemen...
Evet beyin oyuncu, ve gözünüzü kapattığınızda gerçekleri tepetaklak edebilir. Ya da şöyle söyliyelim, gerçek dediğimiz şey beynimizin bize fısıldadıkları.
Dikkatli olmak lazım, çünkü bu yazıyı okuyacak kadar bilinçli bir düzeydeyken bile beyniniz size oyunlar oynuyor olabilir. Bazen birisini anarsınız ve iki dakika sonra o kişi karşınıza çıkar. Ya da sakındığınız şey, çok düşük ihtimal de olsa başınıza gelir hemen...
26 Mart 2010 Cuma
Su
Yeryüzünün ve dolayısıyla canlıların % 75 ini kaplayan suyun, güneş sisteminin çook uzaklarındaki buzdan meteorların dünyaya çarpmasıyla gelmesi bende ufak bir sarsıntı etkisi yarattı.
Düşüncelerimde pek bir değişiklik oluşmasa da, nasıl birer mucizenin içinde bulunduğumuzu daha iyi anladım. Burada evren, kozmoz gibi geyiklerden bahsetmek istemiyorum ama, bu su mevzusunu öğrendikten sonra ben de biraz sıvılaşmaya başladım. Hatlarım yumuşadı, aralardan sızmaya başladım. Doğaya olan bakışım değişti. Artık medeniyete de doğa gözüyle bakıyorum.
Düşüncelerimde pek bir değişiklik oluşmasa da, nasıl birer mucizenin içinde bulunduğumuzu daha iyi anladım. Burada evren, kozmoz gibi geyiklerden bahsetmek istemiyorum ama, bu su mevzusunu öğrendikten sonra ben de biraz sıvılaşmaya başladım. Hatlarım yumuşadı, aralardan sızmaya başladım. Doğaya olan bakışım değişti. Artık medeniyete de doğa gözüyle bakıyorum.
25 Mart 2010 Perşembe
Kırık Kafalar
Ne hissedebiliyorum, ne görüyorum, ne de duyuyorum. Yorgun olmadığımı biliyorum ama hareket edecek durumda bile değilim. Değişik, alışılmadık fiziki bir zorlama içinde bulunduğumun farkındayım ama öylesine bir boşvermişlik var ki, endişe bile etmiyorum. Aslında huzurlu bile sayılabilirim. Derdim tasam yok, hiç bir şey yok. Havanın tadını bile alamıyorum. Nefes alıp almadığımı bilmiyorum. Yavaş yavaş kim olduğumu unuttuğumu farkediyorum. Belki de, artık insan bile değilim.
24 Mart 2010 Çarşamba
Mart Sıkıntısı
İş hayatında çalışmanın zorlukları, yeni yeni projelerin tatlı sıcak heveslerinin yanında gün içinde yapılan bir sürü ıvır zıvırlar. Üzerine gelen personeller, taşeronlar, ödemeler, ödememeler, avukatlar, doktorlar, müşteriler, sonuçta neden?
Büyüme sancıları, kurumsallaşma aşamaları, kontrolden kaçan imalatlar, yetiştirememeler, sıkıntılar, borçlar alacaklar, uyuyamamalar, uyanmalar, dolandırıcılar...
İş dediğimiz nedir? Öncelikle bunun tanımını yapmalıyız...
Büyüme sancıları, kurumsallaşma aşamaları, kontrolden kaçan imalatlar, yetiştirememeler, sıkıntılar, borçlar alacaklar, uyuyamamalar, uyanmalar, dolandırıcılar...
İş dediğimiz nedir? Öncelikle bunun tanımını yapmalıyız...
1 Mart 2010 Pazartesi
Kıskançlar
Sizi gidi anlamsız yaşam mağdurları,
Eylemsizliğin en bilge korkakları,
Engellerin baş döndürücü fetişleri,
İnançsızlığın tıkış tıkış, açık pazarında
Ellerinizle seçmek istersiniz kaderinizi, sonra
Verilen pakete asla bakmadan eve gidersiniz.
Eylemsizliğin en bilge korkakları,
Engellerin baş döndürücü fetişleri,
İnançsızlığın tıkış tıkış, açık pazarında
Ellerinizle seçmek istersiniz kaderinizi, sonra
Verilen pakete asla bakmadan eve gidersiniz.
16 Şubat 2010 Salı
Kaçış
Kendi hayatları üzerine düşünen kaç kişi kaldı? Evet, belki düşündüğünüzü sanıyorsunuz ama yok! Eve gelip televizyona takılıp, içki içip, uyuşturucu kullanıp sızana kadar yoruyoruz kendimizi.
Peki sorunlar ne oluyor? Veya yön vermeye çalıştığımız hayatımız hakkındaki düşünceler? Film ve dizilerdekiler mi karar veriyorlar? Aslında evet, kolaya kaçıp onlar gibi davranmaya çalışıyoruz. Elimizdekileri kaybettiğimizde bile üzülmüyoruz. Çünkü dizilerde bizden kötü durumda olan karakterler her zaman bulabilir ve kendinizi mutlu hissedebilirsiniz.
Günümüzde, sevmediği işten geldikten sonra zamanını dizi, maç seyredip, iddia kuponu yapıp hayatından memnun olarak yaşayan birçok insan tanımıyor musunuz? Veya siz öyle değil misiniz?O zaman işte, birşeylerden kaçılıyor demektir.
En büyük sorun da insanın kendinden kaçmasıdır bence.
10 Şubat 2010 Çarşamba
Yaşamak Yeterince Zor, Ölmekse Büyük İş.

Bugün annemin doğum günü...
Karşısına geçip “Yaşamak yeterince zor, ölmekse büyük iş." desem acaba tepkisi ne olurdu?
Uzakta olan sevgili kızı için kafasında onlarca hikaye türetmeye vakit kaybetmeden başlayabilirdi. Ya da göz yaşlarına boğulup, saatlerce hıçkıra hıçkıra ağlayabilirdi. Zaten evladı için herşeyi göze alabilecek annelere bu tip şeyler söylenmez. Her an sizin için endişelenmeye, tasalanmaya programlı annelere bu tarz laflar etmek, deli cesareti ister. Bu yüzden ben de söylemedim.
Son zamanlarda;
Ne kadar çok iki yüzlü insanla karşılaştığımdan
Bazen çalışmanın ne kadar zor geldiğinden
Nefret’in bizim içimizde büyüyüp taşan, zaman zaman sinen bir çocuk olduğundan, ama hep var olduğundan da bahsetmedim.
Bırakın “anne” yi doğum günü olan birisine gerçeklerden bahsetmeyiz.
Bu yüzden de sıkıcı ve klişe olur tüm doğum günü kutlamaları...
Karşısına geçip “Yaşamak yeterince zor, ölmekse büyük iş." desem acaba tepkisi ne olurdu?
Uzakta olan sevgili kızı için kafasında onlarca hikaye türetmeye vakit kaybetmeden başlayabilirdi. Ya da göz yaşlarına boğulup, saatlerce hıçkıra hıçkıra ağlayabilirdi. Zaten evladı için herşeyi göze alabilecek annelere bu tip şeyler söylenmez. Her an sizin için endişelenmeye, tasalanmaya programlı annelere bu tarz laflar etmek, deli cesareti ister. Bu yüzden ben de söylemedim.
Son zamanlarda;
Ne kadar çok iki yüzlü insanla karşılaştığımdan
Bazen çalışmanın ne kadar zor geldiğinden
Nefret’in bizim içimizde büyüyüp taşan, zaman zaman sinen bir çocuk olduğundan, ama hep var olduğundan da bahsetmedim.
Bırakın “anne” yi doğum günü olan birisine gerçeklerden bahsetmeyiz.
Bu yüzden de sıkıcı ve klişe olur tüm doğum günü kutlamaları...
8 Şubat 2010 Pazartesi
Futbolcu Olmak
Futbol fanatikleri bilirler, kaçan pozisyonlarda, yapılan pas hatalarında futbolculara yapılan ağır hakeretleri... Bütün bunların sebebi, aslında taraftarların futbolcuların yerinde olmak istemeleridir. Kıskanırlar onları, canlarını verirler o yeşil sahada top koşturmak için. Kendileri için böylesine büyük bir hayali ellerinde bulunduran futbolcuların yaptıkları basit hatalar bile bizler için nefret sebebi oluyor.
5 Şubat 2010 Cuma
Tazelik
Genç birisiyle karşılaşırız, heyecanlıdır, beceriklidir, yeteneklidir ama hata yapar. Başarılı olmasını ister gibi davranırız ama aslında zorlanmasını isteriz hayatta. Burnu sürtsün, bizim geçtiğimiz yollardan geçsin aynı acıları çeksin...
Karate filmlerindeki bilge hocalar gibi yaklaşırız onlara ki, bu pasparlak gençler hemen bilginin tepesine inmek istemektedirler, hedefi bilirler onlar. Tek eksikleri tecrübedir ve o da öğretilmez.
Canlılar gelişim için ölürler. Daha iyilerine yer açmak için.
4 Şubat 2010 Perşembe
Başlarken
Evet, Bandini kendini bilmese de arayan biriydi. Bunu becermenin en iyi yolunun samimiyetten geçtiğini John Fante, Arturo üzerinden göstermişti.
"Elveda Bandini" kendini tanımak üzere yola çıkmışların hatalarla dolu günlerinden bahsedecek. Bunların kim olduğu önemli değil. Önemli olan çabalamaları ve işin güzel tarafı, çoğunun çabaladıklarının bile farkında olmaması.
Nefret ve Kıskançlık, bu devinimlerin en belirgin özellikleri. Bizim de yol göstericimiz olacaklar...
"Elveda Bandini" kendini tanımak üzere yola çıkmışların hatalarla dolu günlerinden bahsedecek. Bunların kim olduğu önemli değil. Önemli olan çabalamaları ve işin güzel tarafı, çoğunun çabaladıklarının bile farkında olmaması.
Nefret ve Kıskançlık, bu devinimlerin en belirgin özellikleri. Bizim de yol göstericimiz olacaklar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)